‘ŞEVK Mİ İSTİYORSUNUZ? RİSÂLE-İ NUR VAR!’

Geçtiğimiz yıl, Kırıkkale’den çıkan grubumuzla birlikte Nur menzillerinden dönüş yolundaydık. Yolumuz Afyon/Bolvadin üzerinden geçiyordu. Bolvadin’de Hafız Mehmet Taktak Ağabeyin olduğunu öğrenmiştik. Bunun üzerine Bolvadin’deki ağabeylerimizle buluşup, Mehmet Ağabeyi ziyaret ettik.

İçeriye girdiğimizde bizi salonun bir köşesinde oturmuş mütebessim, nuranî bir sima karşıladı. Selâm verip, salondaki yerlerimizi aldıktan sonra sohbetin başlaması için bir soru yöneltmemiz gerekiyordu. Ben de bir yandan daha önce Ali İhsan Tola Ağabeydeki tecrübemi hatırlayarak, bir yandan da hatıra bekleyen grubumuzu düşünerek sorumu yöneltmiştim: “Ağabey, sizler Üstadımızı görmüşsünüz. Bu görüşmelerinizden bizlere hizmetlerimizde şevke medar olabilecek bir iki hatıranızı anlatabilir misiniz?”

Çekinerek sorduğum bu soruya nasıl cevap vereceğini merakla bekliyordum. Biraz bekledikten sonra, eliyle yanındaki kalorifer peteğinin üstündeki ‘Sözler’ kitabını göstererek “Şevk mi istiyorsunuz? Risâle-i Nur var ya…” şeklinde cevap vermişti. Bu tür bir cevaba yabancı değildim. Ben cevabı düşünürken, bir müddet sessizlikten sonra Mehmet Ağabey sohbete başlamıştı bile.

Kendisinin 1946 yıllarında ticaretle iştigal ettiğini, bir yandan da hafızlıkla uğraştığını belirtti. Bediüzzaman Hazretlerini ziyaretinin de altı kişiyle beraber bu yıl içerisinde Emirdağ’da olduğunu söyledi. Bu ziyaretin ilk kısmını kendi ağzından dinleyelim:

“‘Gel Hafız kardeşim!‘ dedi, alnımdan öptü… Tanıtan, takdim eden yoktu. Biliyor tabi mübarek… Allah şefaatinden mahrum etmesin! (Âmin)”

Bu ziyaretten sonra kendileri için Üstadı ziyaret etmelerinin kolaylaştığını belirtti. Daha sık ziyaret etmek için Bolvadin’in meşhur kaymağını Üstada götürmeye başladığını söyledi. Bu kaymak için Zübeyir Ağabeyin kendilerine para bıraktığını, geldiğinde ise “Getirdin mi emaneti kardeşim?” diyerek kaymağı alıp, Üstada götürdüğünü ifade etti. Tabi ağabeyin maksadı kaymağı kendisi Üstada götürüp, bu vesileyle de Üstadı görmek imiş. O zaman da Zübeyir Ağabeye “Abi ben de emanetim, beni de götür!” diyormuş. Peygamber Efendimizi (asm) kastederek “Mübarek gören gözleri görelim hiç olmazsa” diyor ve bizlere de duâ etmeyi ihmal etmiyordu: “Allah sizlere de inşaallah görmüş gibi sevap versin, adımınız başı sevap versin inşaallah”.

Bir müddet sessizlikten sonra, Pakistan maarif vekilinin Üstadı ziyaret ettiği zaman kendisinin de Emirdağ’da olduğunu belirtti. Bu ziyarette Salih Özcan tercüme için teşebbüs edince Üstad Hazretlerinin onu susturup, maarif vekiliyle direkt konuştuğunu söylüyor. Maarif vekili dışarıya çıktığında ise ağladığını belirttikten sonra kendilerini de tebrik ettiğini ve “Ben bütün dünyayı dolaştım, aradığımı Türkiye’de Emirdağ’ında buldum. Sizlere ne mutlu!” sözlerini nakletti.

Zübeyir Ağabeyden de bir hatıra anlattıktan sonra “Bediüzzaman inse ve cinne ders veriyor! Ne mutlu, sizler de onun talebelerisiniz. Risâleleri okuyorsunuz…” şeklinde bizleri tebrik ve teşvik ettikten sonra cümlesinin sonuna “Di mi?” lâfzını ekleyerek bizlerden de onayını almıştı.

O zamanlar Emirdağlılar ile Bolvadinlilerin maç yaptığını ve maçın sonunda kavga ettiklerini söyledikten sonra “Top oynanınca kavga olmayınca olmaz ki… Muhakkak kavga etmek lâzım” diyerek bizleri de tebessüme sevk etmişti. Bolvadinlilerin toplanarak Emirdağ’a geldiklerini ve Emirdağ’daki dükkânları yağmalayacaklarını söylüyordu. Ve nitekim kendisinin de dükkânını açamayarak evinde beklediğini ifade etti. (O gün sabah namazında ise kendisinin evine girerken Üstada içinden selâm verdiğini, Üstad’ın ise kapalı perdeyi açıp eliyle selâmı aldığını belirtti.)

Bolvadinlileri beklerken bin civarında insanın birden beliriverdiğini ve Emirdağ’ını yağmalamaya başladığını söyledi. O esnada Üstad Hazretlerinin de kendi dükkânlarının önüne geldiğini ve kalabalığa karşı “Çocuklar aralarında top oynamış, kavga etmişler. Bunların kabahati nedir? Çok hatalı hareket ediyor, günah işliyorsunuz” dedikten sonra eliyle işaret ederek “Derhal burayı terk edin, eğer terk etmezseniz ben burayı terk ederim. Size mânen çok ağır oturur” sözlerini nakletti. Kendi ifadesine göre yüz polis gelse dağıtılamayacak olan kalabalık, Üstad Hazretlerinin o lâfından sonra hemen dağılmış.

Vakit ilerlemişti, hatıralara doyum olmuyordu. Her hatırasının sonuna duygu dolu kelimelerle “Üstad… Böyle bir mübarek bir zattı” diyordu. Belki de o günleri gözünün önüne getiriyor ve Üstada olan hasreti yeniden canlanıyordu. Fakat bizim ayrılmamız gerekiyordu. Müsaade istedik. Evden çıkarken arkamızdan dualarını da esirgemedi.

Geçtiğimiz yıllarda Savlı bir ağabeyimizi, sonraki yılda Ali İhsan Tola Ağabeyi ziyaret ettikten sonra fazla geçmeden vefatı beni düşündürüyordu. Nitekim bir ay geçmeden Mehmet Ağabeyin ebediyet âlemine irtihal ettiğini ve “O mübarek Üstadına” kavuştuğunu gazetemizden öğrenmiştik.

Rabbim onların zümresine bizleri de nâil etsin inşaallah!…

Not: Geciken bir yazı olmasından dolayı özür diliyorum. Fakat yazının daha güzel olabilmesi için yaptığımız çekimleri bekledim. Zira kamera çekimlerini kaybetmiştim. İlgili kamera çekimi sitemde mevcut.

FURKAN DEMİR YENİASYA GAZETESİ - Sentezhaber.com

Related posts:

  1. Vefatından Bir Ay Önce Hafız Mehmet Ağabey… Son Şahitlerden Hafız Mehmet Taktak Ağabey… Yükleyen FurkanDemir. ...

Related posts brought to you by Amazon plugin.

Yorum Yapın