
“Gerçekten takva sahipleri, Cennetlerde ve pınar başlarındadırlar.” (Zariyat Sûresi: 51/15)
Takva ve amel-i salih…
Birbirini tamamlayan iki kelime, ruh ve kalbin terakkîsinde iki esas…
Takvanın ‘farzları yapmak ve büyük günahları işlememek’ şeklindeki tanımı oldukça yaygındır. Bu tarz bir tanımlamayı Bediüzzaman Hazretleri Risâle-i Nur’un ‘bir bölümünde’ veriyor. Şimdi kısa bir şekilde “tahliye-i seyyiat”tan (günahları temizlemekten) ibaret olan “takva” kavramını incelemeye koyulalım.
Takva, bünyesinde birçok anlamı ifade eden geniş bir kavram. Bunlardan bir tanesi “kesb-i ubudiyet”. Yani ubudiyetin (kulluğun); nefis, ruh, kalp, akıl, lâtifeler, irade vs. gibi insana konulan cihâzâtlarla bütünlük gösteren ifadesi. Zaten takva, ubudiyet kavramı ile birebir alâkadar. Ubudiyetin menfî kısmını teşkil eden mânevî musibetler karşısında Allah’a sığınmak, ancak takva ile mümkün olur. Böylece takva ve amel-i salih kavramlarının birleşmesiyle ubudiyet kavramı inşâ olur.
Üçüncü Söz’de geçen ‘silâh’ ile Kastamonu Lâhikası’nda geçen ‘takva kalesi’ benzetmelerini bir arada düşünelim. Böylece takvanın, kişinin kendisini günahlardan sakındıracağı kale vazifesini, gelen günahları def ederek veya öldürerek silâh görevini yaptığını göreceğiz. Bazen günah işlememek, bazen de helâli kullanırken israf etmemek de takva olmuş olur. Yani, takvanın içerisinde de bir takım ‘amel-i saliha’ya şahit oluruz.
Bir başka açıdan takva, daha önce hiç yapılmayan bir günahın düşüncesinden kalbi temiz ve uzak tutmak anlamına gelir. Böylelikle kişi, günahı terk etme azmiyle elde ettiği kuvveti, kendisi ile günahların arasına kalkan yapmış olur. Bu tür bir tevbe ve günahı terk etme azmi de, takvanın yapı taşlarından.
Son olarak Risâle-i Nur’da gördüğümüz bir satır arası: Üstad Hazretleri, vicdanın anasır-ı erbaası (dört temel unsuru) ve ruhun dört havassı olarak tanımlanan kavramların veriliş gayelerinden söz eder. Bunlar; iradenin ibadetullah, zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah ve lâtifenin müşahedetullahtır. Yani her havassın bir doruk noktası vardır. Hedefimiz ise bu mertebeye ulaşabilmektir. Satır arasında kalan kısmı ise, Üstad Hazretlerinin bu mertebelerin birleşmesiyle “takva”nın oluşacağını söylemesidir. Yani buna göre diyebiliriz ki, Üstad Hazretlerinin sürekli olarak söylediği “kebâiri (büyük günahları) terk, farzları edâ” eylemi takvanın ruhsat boyutudur. Çünkü, âhirzamanda takva dairesinde azimete ulaşmak çok zordur. Onun için Üstad’ın “kebâiri terk, farzları edâ” formülü çok büyük önem arz eder. Bu formülle birlikte kişiler; yeis (ümitsizlik) hastalığından kurtarılırken, ‘özenle seçilen’ bu tanım sayesinde azimet dairesine tedrîcî olarak çıkarılır. Çünkü büyük günahlardan çekinen bir insan, zamanla küçük günahlardan da çekinecek hâle gelir. Farzları yapan insan ise, bir müddet sonra diğer salih amelleri de gerçekleştirme azmini içinde bulacaktır. Böylelikle Üstad’ın takva tanımı, ‘salih ameli’ de beraberinde getirmiş olur.
***
Diğer bir konu da “takva sahipleri”yle ilgili. Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiğimize göre takva sahiplerine ‘müttakî’ deniliyor. Müttakilerin sıfatları ise şu şekilde tanımlanmakta: “İnfak ederler, öfkelerini yutarlar, affedici olurlar, günahtan istiğfar ederler ve yaptıklarında ısrar etmezler.”
Aynı zamanda müttakî vasfını alan kişiler, takvanın üç mertebesini de en iyi şekilde deruhte ediyor. Bunlar; şirkten takva, masiyetten (günahlardan) takva (en yaygın kullanılanı) ve masivadan takvadır. Özellikle masiyetten takvayı gerçekleştirirken yapılacak olan sıralamayı unutmamalıyız: “Haramı terk, mekruhları terk, şüphelileri terk ve helâl şeylerin israfını terk”.
Eğer biz, gelebilecek zararlı yolları kapamadan sadece ‘amel-i salih’i esas tutarsak-ki günümüz hastalığıdır-kazandığımızdan fazlasını kaybetmeyi de göze alalım. Nitekim bu uygulama hatası “Namaz kılıyor ama…” diye başlayan cümlelerin arkasını da getirecektir.
Öyle ise gelin, biz bir an önce, takva kalemizdeki hasarı tamire çalışalım. Duâlarımızla ve müfritane irtibat ile her birimiz diğer bir kardeşimizin “takva kalesine ve siperi”ne kuvvet ve imdat gönderelim. Bunu yapalım ki “İyilik ve takvada yardımlaşın” âyetine lâyık olalım. Bediüzzaman’ın bizi çağırdığı Mekke hayatına bir göz atalım. Günlük Risâle-i Nur okumalarımızla kalbî ve ruhî yaralarımızı tedaviye çalışmayı unutmayalım.
Rabbim bizleri ‘O takva sahipleri…’ zümresine dâhil etsin inşaallah.
furkan@furkandemir.com
FURKAN DEMİR
30.11.2009
Related posts:
- Risâle-i Nur’daki Kavramlar (2) LÂTİFE Risâle-i Nurlarda ‘tefekkür mesleği’ çoğu zaman enfüsî dairemizde başlar....
Related posts brought to you by Amazon plugin.

Son Yorumlar