
Şu an Risâle-i Nur’dan alacağımız feyzi arttırmak için okuma programındayız. Veya “Alacağımız feyzi hizmete dönüştürebilmek için çalışma alanındayız.” Burada ne kamusal alan var, ne de mahalle baskısı. Türkiye’nin birçok yerinden gelen 30 tane üniversiteli, üniversitesinde bulamadığı özgürlüğün tadını Risâle-i Nurlar’dan almakla meşgul. 1 Ağustos’tan bu yana omuz omuza, akıl akıla dayanışma içerisindeler. Tesanüdden adeta şevk doğduruyorlar. Nefislerini birbirlerine tercih ederken yaz sıcağının ortasında, bu yazın canını okuyorlar.
Program bir ay sürecek. Bu programda kimler, nelerle mi var oluyor? Size var olabilmenin sırlarından birazını anlatayım:
Asrımızın hastalığı olan Ene’mize Tuba ağacı açtırmanın yollarını “Ubudiyet ve Kulluk” başlığı altında İsmail Kartal’la öğrendik. Ene’mizi hikmet, şecaat ve iffetin mezcinden oluşan “sırat-ı müstakîm” de yürütmeye çalıştık. Her ne kadar bazen ifrat ve tefrit bariyerlerine çarpsak da istiğfarımızı yapıp, ehass-ı havassa mahsus olan yola kaydırmaya çalıştık.
Taallümle tekemmül etmek için gelmiştik. Kör olası Felsefenin sönmüş aklına kanmıyor, gözüne adeta parmağımızı sokuyorduk. Kalbimizle abdiyetimizi anlayıp Nübüvvet çizgisine ermeyi murad etmiştik. İstikbal endişemizi dünyadan sıyırıp, ahirete yönlendiriyorduk. Zamanında ahirete gösteremediğimiz stresi, ÖSS’ye göstermiştik. Neden mi? Çünkü “sırat-ı müstakîm”i tutturamadığımızdan Ahiret-Dünya dengemizi bozmuştuk.
Bozulan dengemizle, Peygamber Efendimiz’in (asm) Kıyamet gününde herkesin kaçtığı “Sen de mi?” bakışına rast gelmek istemiyorduk. Ama işlediğimiz günahların lekeleri, kalbimizin şeffafiyetini çoktan zedelemeye
başlamıştı.
Ama artık, Ene’mizi Esmâü’l-Hüsna’nın gölgesinde serinletmeye başlamıştık. Bir Salebe gibi kafamızı kızgın çöllerden çıkartıp, huzur-u Nebî’ye ulaşma iştiyakındaydık. Zamanın sınırlarını zorluyor, Ene’mizi lezzet-i ruhaniyeye bırakmanın yollarını keşfediyorduk.
Var olabilmenin sırları diyordum…
Programın başında Nübüvvet denizine dalmıştık. Bu gezide rehberimiz Şaban Döğen Ağabey olmuştu. Mütebessim simasıyla “Allah’ı sevmek” nasıl olur açıklamıştı. Sonra Peygamberi de sevmeliydik. Bu sevgiyi Onu tanıyarak, uyarak ve ahlâkını örnek alarak belli edecektik. Fikren Asr-ı Saadet’e ve hayalen Cezîretü’l-Arab’a gitmek için zihinlerimiz hazırdı. Resûl-i Ekrem’i (asm) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyâret edecektik. Onlarca olaya şahit olup, Allah’ın huzuruna çıkmak için Namaza geçmiştik…
Artık, Haşir meydanındaydık. Meydandaki rehberimiz ise Mustafa Said İşeri’ydi. Hakîm ismini hikmet, nizam, iman ilişkisiyle, Adl ismini de adalet, mizan, ubudiyet ilişkisiyle kurmaya çalışıyorduk. Hikmet ve Adalet cihetinde değerlendirmeler yapıyorduk. Hikmet nazarında maslahat ve faydalara riâyet eden hücreler, nihayet derecede intizamı bulunan tohumlar ve çekirdekler, hüsn-ü san’at sahibi olan bedenleri tefekkürî bir ortamda temaşa etmiştik.
Adalet cihetinde cevapsız kalan sorular, hikmet cihetinde karşılık görmeyen cinayetler, elbette bir Mahkeme-i Kübrâ’ya işaret ediyordu.
Mahkeme-i Kübra’ya kalan günahlarımız için “Kader” deyip geçiyorduk. Nasıl olsa, “Birçok âlim akıl buna yol bulamaz” demişti ya! Bulunamayan yolların kapısını Nurlarla açmıştık artık… Mihmandarımız Ali Vapurlu Ağabey oldu. Yazdığı için uygulanan ızdırarî kader, bildiği için Levh-i Mahfuz’da yazdığı ihtiyarî kader, kaf-nun fabrikasının emrinde olan nazarî ve bedihî kader tanımlarında uzun uzun durduk.
Artık programı yarılamıştık. Okuduklarımızı, dinlediklerimizi fiiliyâta dökmenin zamanı gelmişti. Ve düzenlenen İstanbul gezisi kapsamında Yuşa Tepesi, Çamlıca Tepesi, Dilruba Tepesi, Üstadın Sarıyer’deki evi, Eyüp Camii ve Mezarlığını gezdik. Yusuf Ağabeyimizin deyişiyle “Maddî âlemleri maddiyâttan uzaklaşmak için” geziyorduk. Yorulan bedenlerimiz, dinlenen ruhlarımızla birlikte gezimizi bitirdik.
Program süresince yüzlerce konudan bir tanesini seçip, çalışmanız gerekiyor. Bu çalışmalar, programın sonunda seminer şeklinde sunulacak. Ve şimdi önümüzde okumamız gereken konular, çalışmamız gereken mevzular, dinlememiz gereken birçok sohbet var. Bunları program bitiminde anlatmaya çalışacağım.
NOT: Türkiye’nin bazı yerlerinde hâlâ devam eden okuma programlarından haber alıyoruz. Meselâ 50-60 kişiyle Zonguldak-Nurköy’de “Risâle-i Nur Külliyatı bitirme programı” var. Rabbim bu tür programların sayısını arttırsın İnşaallah.
Furkan DEMİR
19.08.2008
No related posts.
Related posts brought to you by Amazon plugin.

21 Ağustos 2008, 00:06 tarihinde.
Maşallah kardeşim…
Yazınızı gazetede okudum.neetten de bulayım dedim,googledan ulaştım.
Rabbim,ihlasınızı arttırsın ve nur dairesinden ayırmasın
21 Ağustos 2008, 10:01 tarihinde.
Allah razı olsun…
31 Ağustos 2008, 20:49 tarihinde.
ben de o programdaydım..dediklerinizi sonuna kadar yürekten hisstettim,hislerimize tercüman olmuşsunuz..Allah ebeden razı olsun..
selam ve muhabbetle